Zweig misin Demirkubuz mu?

images-1

Zaman zaman Stefan Zweig’in ne kadar haklı olduğunu düşünüyorum. Zira kendisi II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942’de Rio de Janerio’da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu. Oysa yaşadığı derin düş kırıklıklarıyla 3 sene daha mücadele edebilse Hitlersiz de bir Dünya’nın olabileceğini görecek ve çok sevdiği ülkesine geri dönebilecekti.

Bugün Türkiye’de yaşananların da benim jenerasyonum üzerinde buna benzer iki etki bıraktı. Birincisi ülkeden kaçıp kurtulmak. Arkadaş sohbetlerinde konu illaki dönüp dolaşıp yurt dışında yaşamaya geliyor. Sanki buradan gitsek ülkeye ait tüm sorunlarımızı arkamızda bırakabileceğimizi sanıyoruz. Bu zannedildiği kadar kolay değil. Ne demişler; bir çocuğu mahalleden çıkarabilirsiniz ancak bir mahalleyi çocuğun içinden çıkaramazsınız. Uzakta da olsak ülkede yaşanan şeylerden mutlaka etkileneceğiz. Tıpkı Zweig gibi.

indir
Stefan Zweig’in en iyi yapıtlarından biri. Özellikle son hikaye olan Leman Gölü Kıyısındaki Olay Zwein’in hayat hikayesi niteliğinde.

İkinci etki de gelişen olaylar karşısında yabancılaşma ve duyarsızlaşma. Zeki Demirkubuz bir twitinde “bu ülkeye ve bu hayata dair hiçbir şeyin, hiçbir zaman benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor, artık bundan acı duymuyorum” demişti. Ülkeyi yönetenlerin aldığı kararlar karşısında yaptığımız, söylediğimiz hiçbir şeyin etkisinin olmadığını görüp bunu kabulleniyoruz ve bundan üzülmüyoruz. Masumiyet filmide Bekir’in dediği gibi yol bu, şimdi eğ başını usul usul yürü. Yaşadığımız küçük çevrede hepimiz mutsuzuz anca keyfimiz yerinde. O küçük çevreye bir müdahale olmadığı sürece sadece anlık tepkiler veriyoruz. Örneğin neredeyse bir haftadır ülkenin doğusunda hiçbir şekilde internet hizmeti verilmiyor. Bununla ilgili sesimizi çıkarmadık ancak ne zaman ülkenin tamamı interneti kullanamaz oldu o zaman internet sitelerinde haber oldu. Gerçi bu durum da artık kabullenilmiş gibi. Ne de olsa herkesin telefonunda “vpn” yüklü.

Yine de hayat varsa umut vardır diyelim. Enseyi karartmayalım!

Denizin Ortasında Demirden Evdeyim

12547164_1702097076672336_192803690_n

Geçen hafta tatildeyken yeni yazımda tatilde geçirdiğimiz güzel günlerden bahsederim diye planlamıştım ta ki dün gece yaşanan olaylara kadar. Dün akşam Babsi’nin uyumasını fırsat bilip yazı yazmaya başlamak üzereydim “son bir kez twittera bakayım sonra yazmaya başlarım” dedim kendi kendime. O sırada Atatürk Hava Limanı’ndaki patlamanın haberi geldi. Sonrasında ise her şey anlamsızlaştı.Düşüncelerimi toplamakta zorlanıyorum. Bu sitede ölüm gibi “tatsız” konulardan bahsetmeli miyim emin değilim? Zaten herkesin canı sıkkın bari ben güzel şeylerden bahsedeyim diyorum ama onları da yazmak içimden gelmiyor.

En azından gelecek günlerin bugünlerden iyi olacağına dair inancımı hâlâ kaybetmedim. Belki de Babsi burayı okuduğunda “çok abartmışsın be baba” diyecek. Olsun ben yine de aklımdan geçenleri yazayım.

Babsi olduktan sonra hayatın anlamı da değişti benim için. Ebeveyn olmadan önce zaman, hep arkanızdan yetişmeye çalışan bir atlet gibi. Her zaman onun önündesiniz. Bir sürü planınız var. Dil öğrenecek, dünyayı gezecek, kitap yazacak yeni yerler keşfedeceksiniz. Kısacası yapacak çok şey ve bir o kadar da vaktiniz var. Ebeveyn olduktan sonra ise zaman sizin önünüze geçiyor.Çünkü kendinize dair planların yerini çocuğunuzla ilgili olanlar alıyor.İlk kelimesi ne olacak? Hangi okula gidecek? Mezuniyeti nasıl olacak? Hele bir de benim gibi günde 3 saatinizi yolda geçiriyorsanız çocuğunuzla geçireceğiniz zaman çok kıymetli hale geliyor.

Baba olduktan sonra ölüm fikrini daha fazla düşünmeye başladım. Daha önceleri ölüm düşüncesini Epikür’ün “ben varsam ölüm yok ölüm varsa ben yokum o halde üzülecek ne var” sözü aşmıştım. Öyle ya benden sonra bir şeyin devam ediyor olması benim için bir şey değiştirmeyecekti. Değiştiremeyeceğim şeyler için de üzülmenin bir anlamı yoktu. Ama şimdi Babsi var. Onunla ilgili merak ettiğim pek çok şey ve yanında geçirmek istediğim zamanlar var. Eminim tüm ebeveynler için de bu durum böyledir.

 

Durum böyleyken basiretsiz üç beş yönetici yüzünden bir daha çocuklarını, annelerini, babalarını, yakınlarını görmeyecek insanları düşündükçe sinirleniyorum. Gezi Parkı’nda üç kişi yan yana gelse anında gaz bombası atan, lgbti bireyler masum bir yürüyüş yapmak istediğinde koskoca bir caddeyi kapatıp yürüyen herkesi gözaltına alan devlet teşkilatının üç tane teröristi yakalayamaması kanıma dokunuyor.

Şimdi bu yazdıklarımı okuduğunuzda “sadece Türkiye’de olmuyor ki Belçika’da da oldu” diye düşünebilirsiniz. Doğrudur dünyanın her yerinde bu tip saldırılar oluyor. Ancak Türkiye’de neredeyse her gün bomba patlıyor. Bir ülkeye “ölüm Allah’ın emri ayrılık olmasaydı” fikrinin empoze edilmesini sindiremiyorum.

 

Bana Kimse Bundan Bahsetmedi

İlk yazıyı yazmak her zaman zordur. Yanıp sönen imlece bakıp nereden başlasam diye düşünürsün. Babalık üzerine yazmak daha zor. Ne anlatacağını nasıl anlatacağını bilmiyorum.

IMG_2686
Babsi ve Şaşkın Babası. Bu fotoğrafta roller biraz farklı çıkmış.

Teorik olarak 15 aydır babayım. Yani Babsi’nin doğacağını ilk öğrendiğim günü başlangıç tarihi olarak kabul ediyorum. Pratikte 6 ay oldu. Şimdi düşününce babalık üzerine ahkam kesecek bir zamanım da olmamış. Bazen kendimi yeni doğum yapan arkadaşlara bilgiçlik taslarken yakalıyorum, 30 senedir çocuk yetiştiriyormuş gibi. Yine de ne demişler; çayda dem babalıkta kıdem. Bir gün bile olsa kıdem önemli.

Ne yazacağımı düşünürken önce kendimi tanıtarak başlarım diye düşünmüştüm ama giriş kısmı biraz uzun sürdü. Merhaba ben Şaşkın Baba! 30’lu yaşların başında taze bir babayım. Bir kızım var: Babsi. Tabii adı babsi değil. Bir gün anlamsız sesler çıkararak O’nu severken “babsi” dedim çok güldü. O günden sonra da benim için öyle kaldı. Bahsetmediğim bir kişi daha var o da Bitoş. Babsi’nin annesi, benim sevgili eşim. Burada anlatılacak olan hikayelerin baş kahramanlarını öğrenmiş oldunuz.

Böyle bir site açma fikri Babsi doğduğun günden beri aklımda. Amacım çocuk yetiştirme üzerine tavsiye vermek ya da “işte böyle baba olunur” gibi böbürlenmek değil. İnsan hafızasının unutmak ya da yaşanmış olayları zaman geçtikçe farklı yorumlamak gibi bir huyu var. Dolayısıyla sitenin amacı sadece yaşadığım şeyleri not düşebilmek. Bir de ilerde, eğer hâlâ internet diye bir şey olursa, kızıma bir hatıra bırakabilmek.

Bu sitenin ilk yazısı ve benim ilk babalar günüm. Sabah babamın babalar gününü kutlamak için aradığımda “baba olmak kolaydır önemli olan babalık yapabilmektir” dedi. Evet, öyleymiş ama BANA KİMSE BUNDAN BAHSETMEMİŞTİ 🙂