Uçan Penguen

Çok uzun zamandır karikatür dergisi okuyucusuyum. Kötü Kedi Şerafettin’in ilk olarak hangi dergide yayımlandığını hatırlıyorum diyeyim siz anlayın. Zaman içinde okuduğum dergiler, sevdiğim çizerler hep değişse de her perşembe gazete bayiine gidip karikatür dergisi alma alışkanlığımdan vazgeçmedim. Dolayısıyla Penguen dergisinin kapanacağını öğrendiğimde hissettiklerim, yakınını kaybettiği haberini alan birinin hissettikleri ile aynı. Ayrıca Penguen’in benim kişisel yazım hayatımda da önemli bir rolü var. Buna yazının ilerleyen noktalarında değinirim ancak benim öncelikle anlatmak istediğim Penguen neden kapanıyor ve bundan sonra ne olacak.

Penguen’in kapanışına gelmeden önce aslında serüvenin başlangıcına gitmek gerekiyor. 2002 yılında o zaman Leman ve L-Manyak dergisinde çalışan büyük karikatüristlerin bir bölümü dergiden ayrılma kararı verdi. Aslında bu karar ilk başta kamuoyuna duyurulmadı. Takipçiler Leman dergisini aldıklarında bir müddet Bahadır Baruter’in, Selçuk Erdem’in, Erdil Yaşaroğlu’nun, (saymayı unuttuklarım vardır bu çizerler ilk aklıma gelenler) daha önce yayımlanmış eserleri ile karşılaştılar. Daha sonra Bahadır Baruter önderliğinde,o zaman yeni nesil çizerler olarak adlandırabileceğimiz, bir grup çizerin dergiden ayrıldığı ve yeni bir dergi çıkaracakları haberi yayıldı. Sanırım bu ayrılığın sebebi Bahadır Baruter ile Mehmet Çağçağ’ın yaşadığı fikir ayrılığıydı. İşin magazin kısmına girmek istemiyorum ama şunu da eklemeden geçemeyeceğim, bir dönem Bahadır Baruter ile ev arkadaşlığı bile yapmış olan Memcoş çalıştığı dergiden ayrılmamış bir anlamda kader arkadaşını yarı yolda bırakmıştı. Bu durumla ilgili Bahadır Baruter’in olan biteni anlattığı bir karikatür serisinde Memcoş’un ama borçlarım ama Kuntiz’in mama parası (Kuntiz Memcoş’un kedisinin adıydı) diyerek kendini savunmaya çalıştığını da hatırlıyorum.

Neyse sonuç itibariyle 2002 yılında yepyeni bir karikatür dergisi, zamanın en güçlü karikatüristleri ve zımba gibi genç karikatüristlerle yayın hayatına merhaba dedi. Derginin 2002 kadrosu hatırlayabildiğim kadarıyla şöyleydi :  Bahadır Baruter, Selçuk Erdem, Erdil Yaşaroğlu, Bülent Üstün,  Cengiz Üstün, Emrah Ablak, Gani Müjde, Oky. Daha sonra bu ekibe Yiğit Özgür, Umut Sarıkaya, Ersin Karabulut, Uğur Gürsoy, Serkan Altuniğne gibi kendi hayran kitlelerini yaratan genç çizerler de eklendi. 2000’li yıllların ortalarında çok sağlam bir ekiple iyi de tiraj yakaladılar. Peki ne oldu da o günlerden bugünlere gelindi. Bunları da bir kaç başlık altında değerlendirelim.

Bölünme

Ekibe sonradan katılan “genç çizerler” 2007 yılında artık kendi ayakları üstünde durmak istediklerini söyleyerek Uykusuz dergisini çıkarmaya başladılar. Dolayısıyla o güne kadar tek bir dergide sevdikleri tüm karikatüristlere erişebilme şansı olan okurların bir tercih yapması gerekti. Kendi adıma konuşmam gerekirse ben uzunca bir süre iki dergiyi de takip etmeye çalıştım. Ancak gerek karikatürlerin sosyal medyada paylaşılmasıyla gerekse mizah anlayışlarını demode bulmamla birlikte tercihimi Uykusuz’dan yana kullanmaya başladım. Bu sosyal medya meselesine Penguen dergisi kendi yaptığı açıklamada da değinmiş. Ben de ayrı bir başlık olarak değerlendireceğim.

 

Konjonktür

Penguen dergisinin kapanacağını öğrendiğimde ben de diğer okurlar gibi derginin maddi imkansızlıklardan dolayı kapandığını düşündüm. Kabul ediyorum maddi yetersizlik kapanmanın sebeplerinden biri ama bence en önemlisi derginin artık kendi varoluş amacını yerine getirecek ortamı bulamıyor olması. Şöyle açıklayayım; 2005 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nin karikatüristlerinden Musa Kart dönemin başbakanını kediye benzeterek çizdiği için hakkında dava açıldı – ki şu anda FETÖ’den dolayı tutuklu- bunun üzerine Penguen çizerleri de Musa Kart’a destek olmak amacıyla “Tayyipler Alemi” alt başlığıyla bir kapak çizdiler. ( Bu kapan nedeniyle çizerler hakkında da Penguen çizerleri hakkında dava açıldı ancak hem Musa Kart’a açılan dava hem de Penguen çizerlerine açılan dava düştü.

 

Şimdi bugüne gelelim. Böyle bir kapak bugün çizilse ne olur? Açılacak davanın düşmesini bırakın çizerlerin tutuksuz yargılanma ihtimali var mı? Mizah dergilerinin var olma amaçları mevcut iktidara muhalif olmak ve eleştirilerini yapabilmektir. Aksi halde yapılan şey mizah değil soytarılık olur. Penguen dergisi çizerleri de mevcut ortamda kendi varoluş amaçlarını gerçekleştirmiyorlardı. Dolayısıyla istedikleri şeyi yapmadıklarını düşündüklerinde bırakmaları çok doğru. Yani konu sadece mizah dergilerinin okunmaması ya da maddi yetersizlikler değil. Muhalif sesler üzerindeki baskının gün geçtikçe artması.

Sosyal Medya

İnternetin gelişmesiyle birlikte insanların okuma alışkanlıklarında da büyük değişimler baş gösterdi. Bununla beraber eskiden ana akım medyada  seslerini duyuramayan insanların da bir şekilde seslerini duyurmalarına imkan sağladı. Mizah dergilerinin “sokakla” organik bağı olduğu için, gençler arasındaki dili şekillendirebiliyorlardı. Önce ekşisözlük, sonrasında inci sözlük ve twitter’ın yükselişiyle beraber bu durum değişmeye başladı. Gezi Parkı olaylarıyla beraber bazılarının “ortasızı mizah” diye adlandırdığı şekliyle artık mizah dergileri artık sokağın diline yetişemez haline geldiler. Eskiden trend belirleyicisi olan dergiler sokakta konuşulan dilin ve mizahın gerisinde kaldılar.

Başka bir sebep de izinsiz paylaşımların yaygınlaşmış olması. İnsanlar nasıl artık sinemaya gitmek yerine filmin “malum ortamlara” düşmesini bekliyorsa, karikatürler için de aynı durum geçerli. Nasıl olsa dergi çıktığı gün Facebook’ta, instagram’da bir şekilde beğenilen karikatürler paylaşılıyor diye dergi okumaktan vazgeçtiler. Bu durumdan Penguen Dergisi de yaptığı açıklamada ne kadar rahatsız olduğunu dile getirdi.

http://www.birgun.net/haber-detay/penguen-bu-macera-bitiyor-ama-baska-maceralarda-gorusecegiz-157071.html

Buraya kadar okuduysanız çok teşekkür ediyorum. Yazının başında da belirttiğim gibi Penguen’in benim yazma serüvenimdeki yeri ayrı. 2007 yılında üniversite son sınıfa geldiğimde alttan 12 dersim bulunuyordu. Teorik olarak okulu bitirebilmem mümkün görünse de çalışma performansıma bakıldığında pratikte okulu bitirebilmem pek mümkün görünmüyordu. Bu durum doğal olarak ailemle sorunlara yol açmıştı. Okulu bitirebilecek miyim, bitmezse ne iş yaparım diye kara kara düşündüğüm dönemde arkadaşlarımın ” abi zaten komik şeyler yazıyorsun git penguen’e götür kesin seni alırlar” diye gazlamasıyla yazdıklarımı düzenleyip Penguen dergisine götürdüm. Giderken de kafamdan plan yapıyorum. Şu anda elimde 10 yazı var. 10 hafta idare etse bu arada yeni konu bulurum diye. Yazılarımın beğenilmeyeceği aklımın ucundan bile geçmiyor. Hani ben yazıları vereceğim, Penguen’dekiler ” Arda Bey bugüne kadar neredeydiniz. İşte aradığımız kalem bu” diyecekler.

Derginin girişinde Selçuk Erdem ile karşılaştık. Aynı asansöre bindik. Kaçıncı kata çıkacaksınız diye sordu bana. “Şey ben dergiye gelmiştim” dedim. Şöyle bir süzdü beni. Neyse derginin bulunduğu kata geldik, kapıyı açtı, içeri girdik. “İşlerine bakalım mı”diye sordu. İşler mi? Dergiyi takip ettiğim için biliyorum ki amatör çizerler çizdikleri karikatürleri götürüp gösteriyorlar ve tavsiye alıyorlar. Ama ben amatör bir çizer değilim. Gayet profesyonel bir yazarım. Yazılarıma güvenim tam. Uzattım 10 tane A4 kağıdını. Selçuk Erdem bu ne der gibi baktı bana. “Ben” dedim kendimden emin bir sesle “yazılarımı getirdim. Dergide yazmak istiyorum.” Kendime olan güvenime Selçuk Erdem de şaşırdı. Kağıtları aldı, bir müddet göz gezdirdi. “Biliyorsun biz bir karikatür dergisiyiz, çok fazla yazı basmıyoruz dergide” dedi. “Olsun siz yine de bir değerlendirin” dedim. Beni daha fazla üzmemem için tamam biz bir bakalım sana döneriz dedi ve ben dergiden ayrıldım. Tabi sonra aryan soran olmadı. Geçen gün dergiye götürdüğüm yazılara baktım. Gerçekten ipe sapa gelmez şeylermiş. Cahil cesaretinin neler yaptırabileceğini o zaman görmüş oldum.

Sonuç itibariyle artık günümüz Türkiye’sinde mizah yapmak muhalif olmak zorlaştı. Gün geçtikçe nefes aldığımı ortamlar daralıyor. dolayısıyla elimizdekileri de kaybetmemek için mevcut dergilere sahip çıkmamız gerekiyor.

 

 

Reklamlar

Zweig misin Demirkubuz mu?

images-1

Zaman zaman Stefan Zweig’in ne kadar haklı olduğunu düşünüyorum. Zira kendisi II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942’de Rio de Janerio’da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu. Oysa yaşadığı derin düş kırıklıklarıyla 3 sene daha mücadele edebilse Hitlersiz de bir Dünya’nın olabileceğini görecek ve çok sevdiği ülkesine geri dönebilecekti.

Bugün Türkiye’de yaşananların da benim jenerasyonum üzerinde buna benzer iki etki bıraktı. Birincisi ülkeden kaçıp kurtulmak. Arkadaş sohbetlerinde konu illaki dönüp dolaşıp yurt dışında yaşamaya geliyor. Sanki buradan gitsek ülkeye ait tüm sorunlarımızı arkamızda bırakabileceğimizi sanıyoruz. Bu zannedildiği kadar kolay değil. Ne demişler; bir çocuğu mahalleden çıkarabilirsiniz ancak bir mahalleyi çocuğun içinden çıkaramazsınız. Uzakta da olsak ülkede yaşanan şeylerden mutlaka etkileneceğiz. Tıpkı Zweig gibi.

indir
Stefan Zweig’in en iyi yapıtlarından biri. Özellikle son hikaye olan Leman Gölü Kıyısındaki Olay Zwein’in hayat hikayesi niteliğinde.

İkinci etki de gelişen olaylar karşısında yabancılaşma ve duyarsızlaşma. Zeki Demirkubuz bir twitinde “bu ülkeye ve bu hayata dair hiçbir şeyin, hiçbir zaman benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor, artık bundan acı duymuyorum” demişti. Ülkeyi yönetenlerin aldığı kararlar karşısında yaptığımız, söylediğimiz hiçbir şeyin etkisinin olmadığını görüp bunu kabulleniyoruz ve bundan üzülmüyoruz. Masumiyet filmide Bekir’in dediği gibi yol bu, şimdi eğ başını usul usul yürü. Yaşadığımız küçük çevrede hepimiz mutsuzuz anca keyfimiz yerinde. O küçük çevreye bir müdahale olmadığı sürece sadece anlık tepkiler veriyoruz. Örneğin neredeyse bir haftadır ülkenin doğusunda hiçbir şekilde internet hizmeti verilmiyor. Bununla ilgili sesimizi çıkarmadık ancak ne zaman ülkenin tamamı interneti kullanamaz oldu o zaman internet sitelerinde haber oldu. Gerçi bu durum da artık kabullenilmiş gibi. Ne de olsa herkesin telefonunda “vpn” yüklü.

Yine de hayat varsa umut vardır diyelim. Enseyi karartmayalım!

Denizin Ortasında Demirden Evdeyim

12547164_1702097076672336_192803690_n

Geçen hafta tatildeyken yeni yazımda tatilde geçirdiğimiz güzel günlerden bahsederim diye planlamıştım ta ki dün gece yaşanan olaylara kadar. Dün akşam Babsi’nin uyumasını fırsat bilip yazı yazmaya başlamak üzereydim “son bir kez twittera bakayım sonra yazmaya başlarım” dedim kendi kendime. O sırada Atatürk Hava Limanı’ndaki patlamanın haberi geldi. Sonrasında ise her şey anlamsızlaştı.Düşüncelerimi toplamakta zorlanıyorum. Bu sitede ölüm gibi “tatsız” konulardan bahsetmeli miyim emin değilim? Zaten herkesin canı sıkkın bari ben güzel şeylerden bahsedeyim diyorum ama onları da yazmak içimden gelmiyor.

En azından gelecek günlerin bugünlerden iyi olacağına dair inancımı hâlâ kaybetmedim. Belki de Babsi burayı okuduğunda “çok abartmışsın be baba” diyecek. Olsun ben yine de aklımdan geçenleri yazayım.

Babsi olduktan sonra hayatın anlamı da değişti benim için. Ebeveyn olmadan önce zaman, hep arkanızdan yetişmeye çalışan bir atlet gibi. Her zaman onun önündesiniz. Bir sürü planınız var. Dil öğrenecek, dünyayı gezecek, kitap yazacak yeni yerler keşfedeceksiniz. Kısacası yapacak çok şey ve bir o kadar da vaktiniz var. Ebeveyn olduktan sonra ise zaman sizin önünüze geçiyor.Çünkü kendinize dair planların yerini çocuğunuzla ilgili olanlar alıyor.İlk kelimesi ne olacak? Hangi okula gidecek? Mezuniyeti nasıl olacak? Hele bir de benim gibi günde 3 saatinizi yolda geçiriyorsanız çocuğunuzla geçireceğiniz zaman çok kıymetli hale geliyor.

Baba olduktan sonra ölüm fikrini daha fazla düşünmeye başladım. Daha önceleri ölüm düşüncesini Epikür’ün “ben varsam ölüm yok ölüm varsa ben yokum o halde üzülecek ne var” sözü aşmıştım. Öyle ya benden sonra bir şeyin devam ediyor olması benim için bir şey değiştirmeyecekti. Değiştiremeyeceğim şeyler için de üzülmenin bir anlamı yoktu. Ama şimdi Babsi var. Onunla ilgili merak ettiğim pek çok şey ve yanında geçirmek istediğim zamanlar var. Eminim tüm ebeveynler için de bu durum böyledir.

 

Durum böyleyken basiretsiz üç beş yönetici yüzünden bir daha çocuklarını, annelerini, babalarını, yakınlarını görmeyecek insanları düşündükçe sinirleniyorum. Gezi Parkı’nda üç kişi yan yana gelse anında gaz bombası atan, lgbti bireyler masum bir yürüyüş yapmak istediğinde koskoca bir caddeyi kapatıp yürüyen herkesi gözaltına alan devlet teşkilatının üç tane teröristi yakalayamaması kanıma dokunuyor.

Şimdi bu yazdıklarımı okuduğunuzda “sadece Türkiye’de olmuyor ki Belçika’da da oldu” diye düşünebilirsiniz. Doğrudur dünyanın her yerinde bu tip saldırılar oluyor. Ancak Türkiye’de neredeyse her gün bomba patlıyor. Bir ülkeye “ölüm Allah’ın emri ayrılık olmasaydı” fikrinin empoze edilmesini sindiremiyorum.

 

Bana Kimse Bundan Bahsetmedi

İlk yazıyı yazmak her zaman zordur. Yanıp sönen imlece bakıp nereden başlasam diye düşünürsün. Babalık üzerine yazmak daha zor. Ne anlatacağını nasıl anlatacağını bilmiyorum.

IMG_2686
Babsi ve Şaşkın Babası. Bu fotoğrafta roller biraz farklı çıkmış.

Teorik olarak 15 aydır babayım. Yani Babsi’nin doğacağını ilk öğrendiğim günü başlangıç tarihi olarak kabul ediyorum. Pratikte 6 ay oldu. Şimdi düşününce babalık üzerine ahkam kesecek bir zamanım da olmamış. Bazen kendimi yeni doğum yapan arkadaşlara bilgiçlik taslarken yakalıyorum, 30 senedir çocuk yetiştiriyormuş gibi. Yine de ne demişler; çayda dem babalıkta kıdem. Bir gün bile olsa kıdem önemli.

Ne yazacağımı düşünürken önce kendimi tanıtarak başlarım diye düşünmüştüm ama giriş kısmı biraz uzun sürdü. Merhaba ben Şaşkın Baba! 30’lu yaşların başında taze bir babayım. Bir kızım var: Babsi. Tabii adı babsi değil. Bir gün anlamsız sesler çıkararak O’nu severken “babsi” dedim çok güldü. O günden sonra da benim için öyle kaldı. Bahsetmediğim bir kişi daha var o da Bitoş. Babsi’nin annesi, benim sevgili eşim. Burada anlatılacak olan hikayelerin baş kahramanlarını öğrenmiş oldunuz.

Böyle bir site açma fikri Babsi doğduğun günden beri aklımda. Amacım çocuk yetiştirme üzerine tavsiye vermek ya da “işte böyle baba olunur” gibi böbürlenmek değil. İnsan hafızasının unutmak ya da yaşanmış olayları zaman geçtikçe farklı yorumlamak gibi bir huyu var. Dolayısıyla sitenin amacı sadece yaşadığım şeyleri not düşebilmek. Bir de ilerde, eğer hâlâ internet diye bir şey olursa, kızıma bir hatıra bırakabilmek.

Bu sitenin ilk yazısı ve benim ilk babalar günüm. Sabah babamın babalar gününü kutlamak için aradığımda “baba olmak kolaydır önemli olan babalık yapabilmektir” dedi. Evet, öyleymiş ama BANA KİMSE BUNDAN BAHSETMEMİŞTİ 🙂